“Onlardan daha güvende mi olduğunu sanıyorsun?” – İdil Özkurşun 

“Mozambik’te halkın yoksulluğuyla, yeraltının zenginliği ezelî düşmanlar gibi. Bu eşitsizlik seni etkilemeyecek mi sanıyorsun?”

Yukarıdaki cümle, geçenlerde kısa film festivalinde izlediğim, “La Fiebre del Oro” (Altın Humması) isimli, İspanyol yönetmen Raul de la Fuente’nin 2017 yılında çektiği 25 dakikalık kısa belgeselin tanıtım şiarlarından biri. Belgesel, Mozambik’te, Cabo Delgado şehrinde, Namanhumbir bölgesindeki yasadışı madenciliği konu ediniyor ve 25 dakika içerisinde, halkı bu ölümcül riskler barındıran madencilik faaliyetine iten koşulları, madencilik faaliyetlerinin bölgede yarattığı toplumsal değişimi hakkıyla işliyor ve “Bu eşitsizlik seni etkilemeyecek mi sanıyorsun?” sorusuna da bir nebze cevap vererek filmi noktalandırıyor. 25 dakikada onlarca yıllık tabloyu gözler önüne seriyor. Belgesel çekmeyi umarsızca çekim yapmak sananlardan değil, bir kurgu yaratmış, kadrajlara özenilmiş vs. vs. Hepsinden önemlisi kendi fikrini, sözünü ortaya koyarak konuyu işlemiş.

Aslında burada filmin kısa bir tanıtımını yapıp, filmi izlemeye teşvik etmek yeterli bir yazma amacı olabilirdi. Fakat ne yazık ki bu film, festival filmi olduğundan, internet üzerinden bulup da izleme şansınız olmayacak. Yine yarışma kavramının kurbanı olarak, filmin esas amacı olan izlenmek gerekliliği yok oluyor. Kısa filmcilere de bu festivaller kapsamındaki yarışmalara katılmaktan başka pek bir seçenek yok ne yazık ki. Dolayısıyla bu film de benim kısa film festivalinde harcadığım -çok kötü filmler izlemek işkencesini de içinde barındıran- vakitler içerisinde, iyi ki izlemişim dediğim ve huyum kurusun; güzel, etkili bulduğum bir şeyi salgın şeklinde yayma isteğimin bir örneği olarak herkese izletmeye çalışacağım; ama “festival” engeli sebebiyle ancak uzun uzun anlatarak etkisini aktarmaya çalışacağım filmlerden birisi olacak.

Komik olacak -ya da bir esprinin tekrar anlatılmaya çalışıldığındaki gibi komik de olmayacak- ama ‘filmi anlatma’ kısmına geçelim. Aslında filmin anlatım dili her bir detayı hafızanıza çok güzel işliyor; ama yine de filmde verilen bilgilerin, yazıda, kulaktan kulağa oyunu gibi sonuçlanmaması için, anlatılan konu üzerine internet üzerinde de biraz araştırma yaptım. Ayrıca belgeselin “festival” engeliyle yayılamamasının bir nebze önüne geçebilmek adına, filmden bolca kesitler barındıran tanıtım videoları, kamera arkası görüntüleri ve filme katılmamış bazı röportajlardan kısa videolar internete yüklenmiş durumda neyse ki. Yazıyı yazmadan önce bu videolardan da yararlandım.

Başta bahsettiğim gibi film, Namanhumbir bölgesinde yasadışı madencilik yapanların hikâyesiyle başlıyor. Drone kullanımı sayesinde, zamanında büyük bütçe gerektirecek güzellikte bir kuşbakışı sahneyle açılıyor film ve birçok yerden tüneller kazılmış maden bölgesi ve kazı yapan madencileri görüyoruz. İnsanlar, bölgede en fazla bulunan madenlerden olan yakutu çıkarmak için bu ölümcül tünellerde hiçbir güvenlik önlemi olmadan çalışıyorlar. İnternette kısaca araştırdığınızda dahi toprak kayması sebebiyle, onlarca insanın ölüm haberlerini görebiliyorsunuz. Bölgede binlerce madenci çalıştığı ve hemen hemen toprağın her yeri kazıldığı için toprak kayması çok sık karşılaşılan bir durum.

Bu bölgedeki madenler yıllar önce, tarım yapan köylüler tarafından keşfedildi. 2010’da ise bir şirket bu durumu farkederek alanı kapattı. Böylece burası yasak bölge oldu. O zamandan beri şirketler ve polis bu bölgede işbirliği içerisinde ciddi bir katliam gerçekleştiriyor. Yapılan baskınlarda polislerden kaçarken yaralanan, ölen onlarca insan var. Yakalananlarsa işkenceye maruz kalıyor. Bölge doktorunun aktardığına göre hemen her gün polisten darp gördüğü için hastaneye gelen insanlar var. Yine internette madencilere yapılan işkencelere dair onlarca çarpıcı haber var.

En çarpıcı olanıysa, şirketlerin bölgede yaptığı katliam. Evini geçindirmek için elinde madencilikten başka çare kalmayan binlerce insanı bölgeden çıkaramayan şirketler, baskınlarda tünellere saklanan ya da halihazırda tünellerde çalışmakta olan madencilerin üzerlerine toprak atarak onları diri diri gömüyor. Filmde röportaj yapılan madencilerden biri geçen ay 25 arkadaşının bu şekilde katledildiğini anlatıyor. Filmin tanıtımlarından birinde alıntılandığı gibi “Böylesi bir hırs için, bu yeryüzü fazla küçük değil mi?”

2017 verilerine göre; Mozambik halkının yarısı 1,25 doların altında günlük ücretle çalışıyor. Nüfusu 30 milyona yakın. İşsizlik oranı %25, uzun süreli işsizlik oranı ise %18. İstihdam oranı %59 civarında. Son güncel veri olan 2008 verilerine göre yoksulluk oranı %70’e yakın. İnsanlar, geçinebilmek için yasadışı madencilik yapmak zorunda kalıyor. Ülkenin birçok yerinden gelen binlerce insan, sadece geçinebilmek, ailesine bakabilmek için bunca riski göze alarak madenlerde çalışıyor. Ve madenlerde bir yıllık uğraşın sonunda hâlâ hiçbir şey elde edememiş olan madenciler var. Mozambik, dünyada hızla artan ekonomik büyüme oranlarıyla tanınıyor. Google’da Mozambik yazdığınızda ilk önce ‘Afrika’nın yükselen ekonomisi: Mozambik’ haberleri, ekonomi sayfalarındaki yatırım müjdeleri, ‘maden ve enerji kaynakları açısından fırsatlar kapısı Mozambik’ haberleri çıkıyor. Ekonomik büyüme ve yatırımlarda ciddi artışlar var; ancak karşılığında halka düşen işsizlik, yoksulluk, açlık, ölüm. Enerji kaynaklarının ve madenlerin işlenmesi ve ihracatında ciddi bir artış var; ancak temel gıda maddelerinin dahi üretimi ciddi oranda azalmış durumda.

Belgeselde yer alan bir madenci şöyle diyor: “Mozambik için zengin ülke diyorlar. Zengin mi değil mi bilmiyorum. Ben zengin değilim. Ülkem zengin olabilir; ama ben değilim. Burada gittikçe daha çok zaman harcıyorum; ama hâlâ elime doğru dürüst bir şey geçmiş değil.”

Birçok madenci ‘kendini kurtarabilecek’ miktarda yakut ya da altın çıkararak, buradan gitmeyi düşlüyor. Ancak eline geçen para asla bunu sağlayacak miktarda olmuyor. Çıkarılan yakutun 1 gramı 1000-2000 euro civarında. İnsanlar, çıkardıkları madenlerin ederi hakkında da pek bir bilgi sahibi değil ya da ederini bildikleri halde onca zaman madende kaldıktan sonra ellerine bir miktar para dahi geçebilmesi için ederinden aşağıya satmak zorunda kalıyorlar. Bölgedeki maden yatakları ilk keşfedildiğinde, insanlar, bulduklarını temel gıdalar karşılığında değiş-tokuş yapıyorlarmış. Zamanla bu değiş-dokuş belli lüks tüketim malzemeleri ya da teknolojik ürünlerle değiş-tokuşa dönüşmüş. Zaman içinde bölgeye gelen yeni madencilerin uyarılarıyla çıkardıkları madenlerin ederine dair bir fikirleri oluşmuş. Bu durum, bugün de çok farklı değil.

Zar zor maden çıkarmayı başarıp, eline biraz para geçen insanlar, eline geçen miktarla ancak ailesinin geçimini sağlıyor. Bekâr olanlarsa daha çok, yokluğun ardından gelen parayla uyuşturucu, alkol ve fuhuş sarmalına giriyor. O da kısa bir süreliğine, yani tekrar madene dönmek zorunda kalana kadar. Bu durum saldırgan davranışları, toplum içinde şiddeti artırıyor. Geçinebilmek için, aç kalmamak için, altın-yakut çıkarmak arasında nasıl derin bir çelişki varsa, yokluğun ardından gelen parayla başlayan geçici hayatla, geçinebilmek için aylarını ölümcül tünellerde geçiren kişi arasında da böyle bir çelişki oluyor haliyle.

Madenlerde çalışanların tamamı erkeklerden ve erkek çocuklardan oluşuyor. Kadınların madenlerde çalışması söz konusu değil. Köylerde kadınlar, tarlalarda çalışıyor. Ancak onlarca yıllık yasadışı madencilik faaliyetleri sonucunda bölgede derelerin çoğu kurumuş vaziyette. Dolayısıyla kadınlar için tarlada çalışmak da oldukça güçleşiyor. İş imkânı bulamayıp geçim derdiyle karşı karşıya kalan kadınlar, madenlerde çalışan erkeklerle para karşılığı ilişkiye girmeye başlıyor. Ve nasıl ki erkekler için geçinebilmenin yegâne koşulu madencilik yapmak haline gelmişse, kadınlar için de maden bölgelerinde fuhuş yapmak buna eşdeğer. Onlarca genç kadın, evlerinden, köylerinden kaçarak buraya geliyor. Bir kadın, aynı gün, korunmadan birkaç kişiyle birlikte oluyor. Bu tablo, beraberinde cinsel hastalıkları getiriyor.

Namanhumbir’de tek bir hastane var ve çok az sayıda personeli var. Buna karşılık da onlarca hasta. Belgeseldeki görüntülerde kuyrukta bekleyen hastaların, bizzat o kuyrukta tanı, teşhiş ve tedavi sürecinden geçtiğini görebiliyoruz. Hastane doktorunun verilerine göre, en yaygın karşılaşılan hastalıklar; sıtma, zatürre ve cinsel hastalıklar -yoğun olarak frengi ve bel soğukluğu-. Filmin kamera arkası görüntülerinde röportaj yapılan doktora “Bir madenci öldüğünde ne oluyor?” sorusu yöneltildiğinde “Biri öldüğünde diğer madenciler gelip haber veriyor. Gidebiliyorsak, ölümü teyit etmek için gidiyoruz. Gidemezsek onlar arkadaşlarının cesedini buraya getiriyor ve biz ölüm belgesini hazırlıyoruz.” diye yanıtlıyor. Bu soruya gelen cevabın bu kadar teknik olması, koşulların ağırlığını, hummanın sıcağına karşı, gerçeğin soğukluğunu son derece net hissettiriyor.

Namanhumbir’de madencilerin artık daha az bir kısmı yakut yerine altın çıkarmakla uğraşıyor. Altın çıkarmak çok daha meşakkatli bir iş ve artık eskisi kadar altın çıkarılamıyor; zira kaynaklar azalmış durumda. Altın çıkaranlar, altın zerrelerini birleştirmek, bir araya getirmek için cıva kullanıyorlar. Altına cıvayı kattıktan sonra elle sıkıştırıp, ısıtarak saf altın elde ediyorlar. Yani altın çıkarmakla uğraşan madenciler, sıklıkla cıvayla temas ediyor. Bütün bu altın çıkarma, birleştirme işi derelerde yapıldığı için, suyla temas eden herkes de cıvadan etkilenir hale geliyor. Madenciler neredeyse bütün günlerini o sularda geçiriyor; gerek altın arıyor, gerek yıkanıyor, gerekse o suyu içiyor. Dolayısıyla hepsi cıvadan etkileniyor; bu suyu kullanan tüm köylüler ve derede yaşayan tüm canlılar da tabii. Bölgede ton balığı avı oldukça fazla ve ton balıkları vücutlarından cıvayı atamayan, depolayan bir balık türü; dolayısıyla bölgede ton balığı tüketen herkes bolca cıva almış oluyor. Gerçekten de internette araştırdığınızda birçok zehirlenme haberiyle, ishalden yüzlerce kişinin öldüğü vakalarla karşılaşıyorsunuz.

Belgeselin bir bölümünde hastanedeki bir sağlık görevlisi maden bölgesini ziyarete geliyor ve madencileri, cıva kullanımının zararlarıyla ilgili bilgilendiriyor. Kamera arkası görüntülerini izlediğimde aslında bunun belgeseli çekenlerin müdahalesiyle gerçekleştiğini görmüş oldum. Film, İspanya’da, halk sağlığı üzerine çalışan bir örgütün desteğiyle çekilmiş. Kamera arkası görüntülerini de bu ekip oluşturmuş. Dolayısıyla bölgedeki sağlıkçılarla görüşmek ve cıva kullanımı konusunda uyarılarda bulunmak adına ziyaretler yapıyorlar. Bu da film sürecinin bir parçası olmuş. Belgeseli güzel yapan taraflardan biri de, bu örnekte de görüldüğü gibi, belgeselcinin gözlemci olarak değil fail olarak orada bulunması. Öyle ki daha filmin ilk sahnelerinde tünellerin içine girerek yapılan çekimden bu yaklaşımı anlayabiliyoruz. İronik bir tarif olacak; ama tünellerin darlığı kadrajdan öyle bir taşıyor ki orada çalışmanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.

Filmin yönetmeni Raul de la Fuente, nihayetinde, bunca çürümüşlük, sizde sadece üzüntü ve dehşet yaratmaktan öteye geçemediyse, Mozambik’in hikâyesi sizin için acıklı ve size çok uzaklarda bir coğrafyanın hikâyesi gibi geldiyse, bir de şu açıdan bakın dercesine, Mozambik’te avlanan ton balıklarının yük gemileriyle seyahatini ve bir Avrupa kentinin balık halinde yerini alışını göstererek noktalamış filmini. Elbette ki bu yüzeysel bir örnektir. Üstelik de denizlerde bu cıva yoğunluğunun asıl sorumlusunun fabrika atıkları olduğu gerçeği ortadayken. Ancak izleyicinin bu tabloyu kavrarken, bunu Mozambik’e özgü bir acı tablo gibi algılamasındansa kendisini de aynı tehdit altında, aynı çürümüşlükle farklı düzeyde mücadele içinde görmesini, aynı tehdit altında hissetmesini istemiş olması dahi güzel. Başlangıçta tanıtımlardan alıntıladığım “Bu eşitsizlik seni etkilemeyecek mi sanıyorsun?” sorusunu yöneltmek istemesi bile güzel.

Filmin bir başka tanıtım videosunda şu soru yer alıyor: “Altın humması, Mozambik’te insanlar için korkunç boyutlara ulaştı. Onlardan daha güvende mi olduğunu sanıyorsun?” Buna rahatlıkla evet cevabı vermek açıktır ki mümkün değil. Ancak gündelik olarak, birebir aynı fiziksel tehditler altında olduğumuzu söylemek de az önce anlattığımız tüm koşulları, ölümle burun buruna yaşamı reddetmek olur. Fakat görüntüsü, şekli şemali ne olursa olsun hepimiz kapitalizmin çürümüşlüğü içinde yaşıyoruz. Bu fark, olsa olsa, onca yoksulluğun ardından 1 gramlık altının getirdiği parayla yaşanan geçici hayatın illüzyonuna benzetilebilir. Mozambik kapitalizmin çürümüşlüğünü algılamak için çok somut, çok gözle görülebilir bir örnek yalnızca. Çürümenin yayılma özelliğini de Mozambik’teki yasadışı madenciliğin sonuçları bize net olarak göstermektedir.

Bizim için insanın insanlaşmasının önündeki engelden daha büyük bir tehdit aramaya gerek var mı? Her ne kadar güzel bir metafor olsa da tehdidi ton balığındaki cıvada aramaktan ziyade, asıl olanda, sınıflı toplumlarda aramak esas faydalı olandır; zira sınıflı toplum bugün, insanın insanlaşması önündeki yegâne engeldir. Kapitalizm çürümüştür, devrim insanlığın dirilişidir!

Kapanışı filmin hakkını da teslim etmek adına, kamera arkası görüntülerinin sonunda yer alan cümlelerle yapalım: “Günün sonunda, Mozambik, insanların geçinmek için çalışırken ölmediği ve böylesi bir eşitsizliğin hüküm sürmediği bir yer olduğunda, bu, dünyanın iyiye gittiğinin bir kanıtı olacak.”

(Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, Sayı 201, Nisan 2018)